coconut
=
hindistan cevizi...
to
spit it out
=
tükürmek ("out" burada bir pekiştirici,
eylemin şiddetine işaret ediyor; yoksa,
gidip dışarda tükürün demek istemiyor)...
bitter
= "acı" (daha doğrusu "kekremsi")...
Sanırım biliyorsunuzdur: İngilizce ve
Türkçe'nin tadlar yelpazesi tam olarak
örtüşmüyor. [bitter
chocolate
=
şekersiz çikolata;
bitter beer
= ah, olsa da içsek!] Bizim "acı" dediğimiz
şey, onlarda
"hot"
olarak geçer = ağzımı yakıyor'dan aklınızda
kalsın. "Sour" sözcüğü de, şahane bir "ekşi"
tad ile berbat bir "ekşimişlik" arasında
ayrım gözeten Türk damağı açısından daha çok
ikincisini anlatıyor = asidimsi, fermente
olarak bozulmuş... Zaten "sour faced" de
"ekşi suratlı" demek...
If
you cannot inspire a woman with love of you,
fill her above the brim with love of herself;
all that runs over will be yours. -- Charles
Caleb Colton
Breh... Breh...
Baktın pas vermiyo, bol gaz
ver, tepeden tırnağa kendine aşık olsun;
kıyıdan kenardan taşan sevgisi de sana
yönelir.
Love
is the triumph of imagination over
intelligence. -- Henry Louis Mencken
Aşk,
hayalgücünün zekaya karşı zaferidir....
Love:
a temporary insanity, curable by marriage.
-- Ambrose Bierce
Aşk: Kalıcı olmayan bir akıl hastalığı
olup, tedavisi evliliktir.
Love
takes off masks that we fear we cannot live
without and know we cannot live within. --
James Baldwin
[Nasılmış aşkın bize çıkarttırttığı
maskelerimiz? Hem bu maskelere saklanarak
yaşayamayacağımızı biliyormuşuz, hem de
onlar olmadan yaşayamayacağımızdan
korkuyormuşuz. Walla, benim gibi düz düşünen
birisi için çok karışık bir mesele...]
Like
the measles, love is most dangerous when it
comes late in life. -- Lord Byron
Tıpkı kızamık gibi, aşk da
hayatta geç gelirse en tehlikeli
olanıdır...
measles
(Mİ:-zıls) = kızamık... Ama,
biliyorsunuz Byron Osmanlılara karşı Yunan
çetelerini örgütlerken, 36 yaşında
humma'dan öldü. Romantik şair
işte, no'lcek!
Love
built on beauty, soon as beauty, dies. --
John Donne (17. yy başı İngiliz metafizik
şairi)
Fiziki güzelliğe bağlanan sevda, tıpkı
fiziki güzellik gibi, çabuk biter...
Never sign a valentine with your own name.
-- Charles Dickens
valentine
= Burada St. Valentine's Day [Sevgililer
Günü] için sevgiliye verilen armağan (kart?)
kastediliyor... Açıkçası bu satırın
Dickens'in hangi romanında, hangi bağlamda
geçtiğini bilmediğim için, öğüdün nedenini
de anlayabilmiş değilim. Ama güzel bir söz
işte...
One
good thing about internet dating: you're
guaranteed to click with whomever you meet.
-- Mungo
İnternet aracılığıyla randevulaşmanın en iyi
yönü, bulaşacağınız kimse ile "karşılıklı
tıklaşmanın" garantili olması...
Bu Mungo kimdir onu da bilmiyorum, ama
buradaki sözcük oyunu çok da kötü sayılmaz:
to
click with
=
uyuşmak, yani kafaların aynı tiktakta
olması...
to
click
=
"mouse" u kullanmak için yapmak zorunda
olduğumuz şey, tıklatmak...
internet dating
= internet aracılığıyla tanışıp buluşmak...
I
know that somewhere in the Universe exists
my perfect soul mate, but looking for her is
much more difficult than just staying at
home and ordering another pizza. -- Alf Whit
somewhere in the universe
=
evrende bir yerlerde... Devrik tümceyi not
ediniz: "On the table is a book." örneği
kullanılmış: "In X exists my Y"...
soul
mate
= ruhumun eşi...
True
love is like ghosts, which everyone talks
about but few have seen. -- Unknown
Gerçek aşk hayaletler
gibidir; hayaletlerden de herkes söz eder,
ama gören çok az kişi vardır...
everyone talks abnout / few have seen
(tekil/çoğul özellikler)...
Ayrıca, sizlere bir soru: "A
few people" mı daha çok kişi içerir, yoksa "few
people" mı? "A little sugar" mı daha çoktur,
yoksa "little sugar" mı?... Yanıt:
few,
little
= pek az, hemen hemen hiç yok...
A
few, a little
= birkaç
tane var, biraz var. Yani,
"I have few friends" = Neredeyse hiç
arkadaşım yok...
Ama,
"I have a few friends" = Birkaç arkadaşım
var...
(Hatta sesinize belli bir bükülüş
verirseniz, mecazi olarak "pekçok arkadaşım
var" anlamına da gelecektir...)
Love
is an obsessive delusion that is cured by
marriage. -- Dr. Karl Bowman
obsessive
/@b-se-siv/
= kafayı takmış, sabit fikir halinde...
delusion
/dil-YU:-jın/
= hayal, hülya, vehim, kuruntu, bir çeşit
delilik...
illusion
=
yanılsama, yanlış görme, hayal görme...
disillusionment
/dizil-LYU-jınmınt/ = hayal
kırıklığına uğramak, hayallerini yitirmek,
pembe gözlüklerin kırılması...
We've got this gift of love, but love is
like a precious plant. You can't just
accept it and leave it in the cupboard
or just think it's going to get on by
itself. You've got to keep watering it.
You've got to really look after it and
nurture it. -- John Lennon
gift of love
=
aşk denilen armağan, tanrının lütfu...
precious plant
/PRE-şıs/
= değerli bitki...
cupboard
/KA-bırd/ -- lütfen "kapboord"
diye okuyanları vurun -- sevaba
girersiniz...
Ve de, siz siz olun "cushion" sözcüğünü
de "kaşın" diye okumayın. Doğrusu /ku-şın/...
Bir keresinde bizim oğlana "kaşın" diye
öğretmişler; düzelttim; ama hocası
"kaşın" diye ısrar etmiş. Mecbur kaldım
ben de "O kendisi kaşınsın" diye haber
gönderdim!)...
get on by oneself
=
kendi başının çaresine bakmak, kendi
kendine yeterli olmak...
keep watering it
=
sürekli su vermelisiniz...
to nurture
/NÖ:-çı/ = bakım vermek,
beslemek, yetiştirmek...
Nature X Nurture
karşıtlığına dikkat ediniz: Birinci
kampta yer alan kimi kavramlar:
congenital,
by birth, genetic makeup...
İkinci kampta yer alan
kimi kavramlar:
acquired, upbringing, education,
environmental influences...
When the power of love overcomes the
love of power the world will know peace.
-- Jimi Hendrix (1942-1970) American
Musician, Guitarist, Singer, Songwriter
power of love
=
aşkın gücü...
love of power
=
iktidar sevdası ve hırsı...
to overcome=
yenmek, galip gelmek...
Our old Jimi wasn't just
a pretty face, you know!.. = Biliyor
musunuz, bizim Jimi'nin kafası da bayağı
çalışıyordu...
Life's greatest happiness is to be
convinced we are loved. --Victor Hugo
1862
to be convinced
= 1. İkna edilmiş olmak; 2. Kesin
inanıyor olmak...
Absence diminishes small loves and
increases great ones, as the wind blows
out the candle and fans the bonfire.
--La Rochefoucald
Çözelim:
"absence"
(kişinin yanımızda olmaması),
"diminish"
ediyormuş (azaltıyormuş) küçük
aşkları... ve
"increase"
ediyormuş (arttırıyormuş)" büyük
aşkları...
(as)
tıpkı rüzgarın
"blow
out"
ettiği (söndürdüğü gibi"
"candle"
(bir
mumu)... ve
"fan"
(yelpazelediği "yel verdiği" gibi)
"bonfire"
(büyük ateşe)...
Unutmayınız:
İngilizce çekimli bir dil
değil... İngilizcede sözcükler arası
ilişkiler ardarda dizilişlerinden
kaynaklanır... Çekim ilişkilerinden
filan değil. Eğer İngilizce bir tümceye,
kuşbakışı topluca bakıp
değerlendireceğiniz bir grup sözcük diye
bakarsanız, (Hele bazı komik adamların
kafasına uyup, TERSTEN gitmeğe filan
kalkarsanız) yandınız.
İngilizcede her tümce, rulo halinde
ardarda açıldıkça anlaşılıp
değerlendirilecek bir sözcükler
dizilişidir... Tıpkı kendilerinin de
anladıkları yöntemle...
The magic of the first love is the
ignorance that it can never end. --
Disraeli
İlk aşkın büyüsü, onu hiç bitmeyecek
sanmamızdadır…* * * * *
THE REALISTS / GERÇEKÇİLER...
Beauty is how you
feel inside, and it reflects in your
eyes. It is not something physical.
-- Sophia Loren
Diyordu, ama; Gina
Lollobrigida dünya güzeli bir dolgun
dilberdi; Sophia Loren fırtınası ise
halâ unutulmadı...
Beauty, like truth,
is relative to the time when one
lives and to the individual who can
grasp it. The expression of beauty
is in direct ratio to the power of
conception the artist has acquired.
-- Gustave Courbet
to grasp = anlamak,
kavramak...
in direct ratio = doğru
orantılı...
conception = kavrama,
kavramlaştırma...
to acquire = kazanmak,
edinmek.