Ana Sayfa    -    Beginner    -    Elemantary    -    Advanced    -    Chat    -    SözlükÜye Ol    -    Üye Girişi

İngilizce Nasıl Öğrenilir?


 

Basamakları doğru adımlarla çıkmak lazım...

 

İngilizce becerilerinizi geliştirmeniz için size yardımcı birkaç ipucu!
 

 

Konuşmaktan çekinmeyin!


     Yeni bir dili öğrenirken çoğu insanın karşılaştığı problem kendi korkularıdır, kelimeleri doğru söyleyemeyeceklerinden endişelenirler, aptal gibi görüneceklerini düşünürler ve çoğunlukla konuşmazlar. Ama siz bu şekilde düşünmeyin! Bir şey öğrenmenin en iyi yolu pratik yapmaktır.

 

İngilizce Video Dersler


 

En Çok İzlenen Videolar

 

 

Dilbilgisi


 

 

Menüler


 

 

Sayaç

 

 
ingilizce sözler, sözleri ve anlamları, türkçeleri, türkçeye çevirme, anlamlarıyla, anlamlı, türkçe anlamı, aşk, kısa, anlamı

 

 

 

ingilizce Sözler

 

INFAMOUS SAYINGS ON LOVE

AÇIKLAMA: infamous /İN-fımıs/ = İngilizce'de, "-in" önekinin (beklentinin tersine) anlamı tersine çevirmediği az sayıdaki örnekten birisi = kötü şöhretli, kötü, şaibeli... Diğer örnekler: indifferent = kayıtsız, ilgisiz... genius = deha... ingenious (in-CIN-yıs) = dahiyane, çok yaratıcı... habitable = inhabitable = içinde oturulabilir, yaşanabilir... valuable = değerli... invaluable = benzersiz değerde, çok kıymetli... paha biçilemez...

He who is in love with himself has at least this advantage -- he won't encounter many rivals. -- George C. Lichtenberg, 1742-1799, Alman fizikçi ve hiciv yazarı

Kendine aşık kimselerin hiç olmazsa bir üstünlüğü var: Pek fazla rakiple karşılaşmayacaklardır... to encounter = meet, come across, run into = karşılaşmak... "We encountered many a danger on the way." (many a danger = many dangers)... satire /-tayr/ = hiciv... satirical /sı--rikl/ = hicivsel...

*  *  *  *  *

Love is the flower of life, and blossoms unexpectedly and without law, and must be plucked where it is found, and enjoyed for the brief hour of its duration. -- D.H.Lawrence

Hayatın çiçeğidir aşk -- yasa tanımaz, açıverir beklemediğiniz bir anda... Zaman yitirmeyin, alın koparın; çünkü çok kısa bir süre sizin olabilecek.

to blossom = çiçek açmak, bahar fışkırmak... to pluck = koparmak, "yolmak" (dikkat: bu fiil hoyrat bir nüans taşır)... for the brief hour of its duration = yaşadığı kısa süre içinde... "hour", burada, "zaman" anlamında... duration = süre...

 

Love is also like a coconut which is good while it is fresh, but you have to spit it out when the juice is gone, what’s left tastes bitter. -- Bertolt Brecht

coconut = hindistan cevizi... to spit it out = tükürmek ("out" burada bir pekiştirici, eylemin şiddetine işaret ediyor; yoksa, gidip dışarda tükürün demek istemiyor)... bitter = "acı" (daha doğrusu "kekremsi")...

Sanırım biliyorsunuzdur: İngilizce ve Türkçe'nin tadlar yelpazesi tam olarak örtüşmüyor. [bitter chocolate = şekersiz çikolata; bitter beer = ah, olsa da içsek!] Bizim "acı" dediğimiz şey, onlarda "hot" olarak geçer = ağzımı yakıyor'dan aklınızda kalsın. "Sour" sözcüğü de, şahane bir "ekşi" tad ile berbat bir "ekşimişlik" arasında ayrım gözeten Türk damağı açısından daha çok ikincisini anlatıyor = asidimsi, fermente olarak bozulmuş... Zaten "sour faced" de "ekşi suratlı" demek...

If you cannot inspire a woman with love of you, fill her above the brim with love of herself; all that runs over will be yours. -- Charles Caleb Colton

Breh... Breh... Baktın pas vermiyo, bol gaz ver, tepeden tırnağa kendine aşık olsun; kıyıdan kenardan taşan sevgisi de sana yönelir.

Love is the triumph of imagination over intelligence. -- Henry Louis Mencken

Aşk, hayalgücünün zekaya karşı zaferidir....

Love: a temporary insanity, curable by marriage. --  Ambrose Bierce

Aşk: Kalıcı olmayan bir akıl hastalığı olup, tedavisi evliliktir.

Love takes off masks that we fear we cannot live without and know we cannot live within. -- James Baldwin

[Nasılmış aşkın bize çıkarttırttığı maskelerimiz? Hem bu maskelere saklanarak yaşayamayacağımızı biliyormuşuz, hem de onlar olmadan yaşayamayacağımızdan korkuyormuşuz. Walla, benim gibi düz düşünen birisi için çok karışık bir mesele...]

 

*  *  *  *  *

 

All our lives we search for someone to love, someone who makes us complete. We choose partners and change partners. We dance to a song of heartbreak and hope, all the while wondering if somewhere and somehow there is someone searching for us. -- The Wonder Years

a song of heartbreak = kırık bir kalbin şarkısı... bir kırık kalp şarkısı... a broken heart = kırık bir kalb...  to break one's heart = "bir kimsenin kalbini kırmak" İngilizce'de yalnızca aşki anlamda kullanılır. Yani, Türkçe'deki, "Delikanlı, bak kalbini kırarım, haa! Üzerim seni sonra" tehdidini bu deyimle çeviremezsiniz... all the while = bütün bu süre boyunca...

*  *  *  *  *

Like the measles, love is most dangerous when it comes late in life. -- Lord Byron

Tıpkı kızamık gibi, aşk da hayatta geç gelirse  en tehlikeli olanıdır... measles (Mİ:-zıls) = kızamık... Ama, biliyorsunuz Byron Osmanlılara karşı Yunan çetelerini örgütlerken, 36 yaşında humma'dan öldü. Romantik şair işte, no'lcek!

Love built on beauty, soon as beauty, dies. -- John Donne (17. yy başı İngiliz metafizik şairi)

Fiziki güzelliğe bağlanan sevda, tıpkı fiziki güzellik gibi, çabuk biter...

Never sign a valentine with your own name. -- Charles Dickens

valentine = Burada  St. Valentine's Day [Sevgililer Günü] için sevgiliye verilen armağan (kart?) kastediliyor... Açıkçası bu satırın Dickens'in hangi romanında, hangi bağlamda geçtiğini bilmediğim için, öğüdün nedenini de anlayabilmiş değilim. Ama güzel bir söz işte...

One good thing about internet dating: you're guaranteed to click with whomever you meet. -- Mungo

İnternet aracılığıyla randevulaşmanın en iyi yönü, bulaşacağınız kimse ile "karşılıklı tıklaşmanın" garantili olması... Bu Mungo kimdir onu da bilmiyorum, ama buradaki sözcük oyunu çok da kötü sayılmaz: to click with = uyuşmak, yani kafaların aynı tiktakta olması... to click = "mouse" u kullanmak için yapmak zorunda olduğumuz şey, tıklatmak... internet dating = internet aracılığıyla tanışıp buluşmak...

 

I know that somewhere in the Universe exists my perfect soul mate, but looking for her is much more difficult than just staying at home and ordering another pizza. -- Alf Whit

somewhere in the universe = evrende bir yerlerde... Devrik tümceyi not ediniz: "On the table is a book." örneği kullanılmış: "In X exists my Y"... soul mate = ruhumun eşi...

True love is like ghosts, which everyone talks about but few have seen. -- Unknown

Gerçek aşk hayaletler gibidir; hayaletlerden de herkes söz eder, ama gören çok az kişi vardır... everyone talks abnout / few have seen (tekil/çoğul özellikler)...

Ayrıca, sizlere bir soru: "A few people" mı daha çok kişi içerir, yoksa "few people" mı? "A little sugar" mı daha çoktur, yoksa "little sugar" mı?... Yanıt: few, little = pek az, hemen hemen hiç yok... A few, a little = birkaç tane var, biraz var. Yani, "I have few friends" = Neredeyse hiç arkadaşım yok... Ama, "I have a few friends" = Birkaç arkadaşım var... (Hatta sesinize belli bir bükülüş verirseniz, mecazi olarak "pekçok arkadaşım var" anlamına da gelecektir...)

Love is an obsessive delusion that is cured by marriage. -- Dr. Karl Bowman

obsessive /@b-se-siv/ = kafayı takmış, sabit fikir halinde... delusion /dil-YU:-jın/ = hayal, hülya, vehim, kuruntu, bir çeşit delilik... illusion = yanılsama, yanlış görme, hayal görme... disillusionment /dizil-LYU-jınmınt/ = hayal kırıklığına uğramak, hayallerini yitirmek, pembe gözlüklerin kırılması...

 

 

We've got this gift of love, but love is like a precious plant. You can't just accept it and leave it in the cupboard or just think it's going to get on by itself. You've got to keep watering it. You've got to really look after it and nurture it. -- John Lennon

gift of love = aşk denilen armağan, tanrının lütfu... precious plant /PRE-şıs/ = değerli bitki... cupboard /KA-bırd/ -- lütfen "kapboord" diye okuyanları vurun -- sevaba girersiniz...

Ve de, siz siz olun "cushion" sözcüğünü de "kaşın" diye okumayın. Doğrusu /ku-şın/... Bir keresinde bizim oğlana "kaşın" diye öğretmişler; düzelttim; ama hocası "kaşın" diye ısrar etmiş. Mecbur kaldım ben de "O kendisi kaşınsın" diye haber gönderdim!)...

get on by oneself = kendi başının çaresine bakmak, kendi kendine yeterli olmak... keep watering it = sürekli su vermelisiniz... to nurture /NÖ:-çı/ = bakım vermek, beslemek, yetiştirmek...

Nature X Nurture karşıtlığına dikkat ediniz: Birinci kampta yer alan kimi kavramlar: congenital, by birth, genetic makeup...

İkinci kampta yer alan kimi kavramlar: acquired, upbringing, education, environmental influences...

When the power of love overcomes the love of power the world will know peace. -- Jimi Hendrix (1942-1970) American Musician, Guitarist, Singer, Songwriter

power of love = aşkın gücü... love of power = iktidar sevdası ve hırsı... to overcome= yenmek, galip gelmek... Our old Jimi wasn't just a pretty face, you know!.. = Biliyor musunuz, bizim Jimi'nin kafası da bayağı çalışıyordu...

Life's greatest happiness is to be convinced we are loved. --Victor Hugo 1862

to be convinced = 1. İkna edilmiş olmak; 2. Kesin inanıyor olmak...

Absence diminishes small loves and increases great ones, as the wind blows out the candle and fans the bonfire. --La Rochefoucald

Çözelim: "absence" (kişinin yanımızda olmaması), "diminish" ediyormuş (azaltıyormuş) küçük aşkları... ve "increase" ediyormuş (arttırıyormuş)"  büyük aşkları... (as) tıpkı rüzgarın "blow out" ettiği (söndürdüğü gibi" "candle" (bir mumu)... ve "fan" (yelpazelediği "yel verdiği" gibi) "bonfire" (büyük ateşe)...

Unutmayınız: İngilizce çekimli bir dil değil... İngilizcede sözcükler arası ilişkiler ardarda dizilişlerinden kaynaklanır... Çekim ilişkilerinden filan değil. Eğer İngilizce bir tümceye, kuşbakışı topluca bakıp değerlendireceğiniz bir grup sözcük diye bakarsanız, (Hele bazı komik adamların kafasına uyup, TERSTEN gitmeğe filan kalkarsanız) yandınız.

İngilizcede her tümce, rulo halinde ardarda açıldıkça anlaşılıp değerlendirilecek bir sözcükler dizilişidir... Tıpkı kendilerinin de anladıkları yöntemle...

The magic of the first love is the ignorance that it can never end. -- Disraeli

İlk aşkın büyüsü, onu hiç bitmeyecek sanmamızdadır…*  *  *  *  *

THE REALISTS / GERÇEKÇİLER...

Beauty is how you feel inside, and it reflects in your eyes. It is not something physical. -- Sophia Loren

Diyordu, ama; Gina Lollobrigida dünya güzeli bir dolgun dilberdi; Sophia Loren fırtınası ise halâ unutulmadı...

Beauty, like truth, is relative to the time when one lives and to the individual who can grasp it. The expression of beauty is in direct ratio to the power of conception the artist has acquired. -- Gustave Courbet

to grasp = anlamak, kavramak... in direct ratio = doğru orantılı... conception = kavrama, kavramlaştırma... to acquire = kazanmak, edinmek.